1 Ocak 2019 Salı

Turkiye’nin UNESCO Kültürel Miras Hazinesi

"Zaman akıp gidiyor dur demek olmaz"

Zaman ne çabuk geçiyor değil mi? İnsanların birbirlerini daha iyi tanımasının yolu ortak değerlerden oluşan kültürel  ve doğal mirasın korunmasından geçer. Bu mirasın geleceğe aktarılmasında turizm önemli bir yer tutuyor. İstanbul'u düşünün sadece bizim için mi önemli. Hayır insanlığın ortak geleceği için önemli bir şehir. Fakat ne yazık ki beton ve çirkin yapılarla örüldü! Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO, 1972’de “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşmesi”ni kabul ederek, tüm dünya uluslarının sahip oldukları kültürel ve doğal varlıkların, uluslararası bir platformda korunması ve gelecek nesillere aktarılması için tarihi bir adım atmıştır. Türkiye medeniyetlerin beşiği ve bu medeniyetlerden kalan kültür mirası ile eşsiz güzelliklerle doludur. Türkiye'de koruma altına alınan kültür ve doğa varlığı sayısı, Şanlıurfa'daki Göbeklitepe arkeolojik alanının UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girmesiyle birlikte toplamda 18 değerli kültür ve doğa varlığına sahip olmuştur. İşte Türkiye’nin UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girmiş birbirinden değerli kültürel ve doğal mirası listesi. Umarım bu mirasın hepsini gezme imkanınız olur.

Yeryüzünün en kadim şehri İstanbul


Türkiye’nin en büyük kültürel ve doğal mirası İstanbul’dur. Avrupa ve Asya'yı birbirine bağlayan stratejik konumu nedeniyle İstanbul tarihi boyunca çok önemli bir şehir olmuştur. M.Ö. 7. yüzyılda kurulan İstanbul'un, kuzeyde Haliç, doğuda İstanbul Boğazı ve güneyde Marmara Denizi ile çevrili kısmına “Tarihi Yarımada” denilmektedir. İstanbul Roma, Doğu Roma ve Osmanlı gibi büyük İmparatorluklara başkentlik yapmıştır. Bu görkemli geçmişi ile farklı dinleri, kültürleri, toplulukları ve bunların ürünü olan yapıtları benzersiz bir coğrafyada bir araya getiren İstanbul, 1985 tarihinde UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 4 bölge olarak dahil edilmiştir. Bunlar; Hipodrom, Ayasofya, Aya İrini, Küçük Ayasofya Camisi ve Topkapı Sarayı’nı içine alan Sultanahmet Kentsel Arkeolojik Sit Alanı; Süleymaniye Camisi ve çevresini içine alan Süleymaniye Koruma Alanı; Zeyrek Camisi ve çevresini içine alan Zeyrek Koruma Alanı ve İstanbul Kara Surları Koruma Alanı’nı içermektedir. Ayrıca Galata Kulesi ve çevresinde birbirinden güzel sanat galerileri sanatseverleri kendine çekmektedir. Nişantaşı semti ise şehrin en kıymetli yeridir, dünyanın en ünlü mağazaları, yeme içme mekanlarıyla ünlüdür. Beyoğlu ilçesi içinde yer alan Taksim Meydanı 24 saat uyumayan İstanbul’un kalbi olarak tanımlanmaktadır. İstanbul Boğazı şehrin en pastoral ve en değerli alanı olarak bilinmektedir. İstanbul’a gelen her turist İstanbul Boğazı’nda bir vapur veya tekne gezintisi yapmadan ayrılmamalıdır. İstanbul’un kadim geçmişi Topkapı Sarayı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde görülebilir.

Türk Sanatının Şaheseri Divriği Ulu Camii


Anadolu’nun ortası Sivas’a giderseniz, Divriği ilçesinde Türk sanatının şaheserlerinden birini rastlarsınız. Divriği’de yerleşim Hititler Dönemi'ne kadar inmektedir. Divriği, Mengücekoğullarının yönetiminde altın gibi parlamaya başlamıştır. Divriği Ulu Camii Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücek Beyliği döneminde inşa edilmiştir.

Divriği kasabasının doğu yamacında yer alan Divriği Camii 1228-1229 tarihleri arasında Ahmet Şah ve eşi Turan Melek tarafından yaptırılmıştır. Yapı kompleksinin Baş Mimarı Muğis oğlu Ahlatlı Hürrem Şah'tır. Divriği Ulu Camii, kuzey-güney doğrultusunda dikdörtgen plânlı ve tümüyle kesme taşlarla yapılmış bir yapıdır. Camiye giriş çıkışı sağlayan kuzey, batı ve doğu yönlerde üç ayrı anıt kapı yer almaktadır.  Cennet kapısını simgeleyen Taçkapı tasarımı İslam mimarisindeki genel Taçkapı tasarımlarından genel üslup olarak ayrılır. Sadece Anadolu-Selçuklu mimarisinde değil, İslam mimari ve sanat tarihinde ve Ortaçağ Avrupa sanatında da eşi olmayan bu yontular üç boyutlu heykelsi tasarımlardır. Cennet kapısının Türk şaman kosmolojisinin ve simbiyotik yaşamın bir parçası olarak ifade edilir. Bu kapının Hristiyan taş ustaları tarafından onarıldığı üzerindeki barok süslemelerden anlaşılmaktadır. İç mekân, sekizgen payeleri birleştiren çift yönlü sivri kemerlerle farklı genişlikte yirmi beş birime ayrılmıştır. Divriği Camii ve Darüşşifası bazı Avrupalı sanat tarihçileri tarafından Anadolu’nun El-Hamra’sı olarak adlandırılmaktadır, bu yakıştırma gayet yerindedir. Mimari üslubu, süsleme ve örtü sistemlerinin dengeli ve uyumlu tasarımıyla önem kazanan bu şaheser, dünyada, görülmeye değer eserler listesinin başında yer almaktadır. İslam mimarisinin bu başyapıtı iki kubbeli türbeye sahip bir cami ve ona bitişik bir hastaneden oluşmaktadır. Yapılar, mimari özelliklerinin yanı sıra, sergilediği zengin Anadolu geleneksel taş işçiliği örnekleriyle 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi'nde yer almayı hak etmiştir. Selçuk mimarisinin bütün klâsik şekilleri Divriği Camii barındırmaktadır. Divriği Ulu Camii taşın sanata dönüştüğü yerdir. Bu mabet UNESCO’nun dünyanın beş yüz mimari başyapıtı listesine girmiş tek Türk yapıtıdır.

Anadolu’nun İlk Büyük İmparatorluğu Hititler’in Başkenti Hattuşaş Boğazköy


Çok az bilinse de Orta Karadeniz bölgesi büyük bir tarihi mirasa sahiptir. Hattuşaş Çorum’un Boğazköy ilçesinde yer almaktadır. Orta Karadeniz bölgesinde yer alan Çorum, Anadolu’nun iç kesimlerini Karadeniz kıyılarına bağlayan yollar üzerinde bulunur. Şehir tarihin ilk organize devleti Hititlerin başkenti Hattusas’a ev sahipliği yapar.

Hattuşaş bölgesinde yerleşim Milattan Önce 3000’li yıllara kadar gider. Hattuşaş, ilk kez Fransız  arkeolog Charles Texier tarafından tanımlanmıştır. Kenti çevreleyen  sur üzerinde Sfenksli Kapı, Aslanlı Kapı ve Kral Kapısı gibi kapılar vardır. Aslanlı Kapı’nın kentin dışına bakan yüzünde kapının iki yanına yerleştirilmiş aslan yontuları Hitit taş işçiliğinin en güzel örneklerinden birini sergilemektedir. Hitit uygarlığını diğer uygarlıklardan ayıran en önemli özelliği onların insan haklarına duydukları  saygıdır. Hattuşaş, 1986 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alındı. Hititler’in Hint-Avrupa ailesine ait olan dili kullanmaları çivi ve hiyeroglif yazısı ile günümüze aktardıkları bilgiler oldukça heyecan vericidir.

Hattuşaş daha çok  tarih ve arkeolojiye ilgi duyan yüksek eğitim görmüş kişilerin tercih ettiği bir arkeolojik alandır. Çoğu zaman yerli, eğitimli günübirlikçi  turistler görülse de Hitit uygarlığına ait kültürel miras dünya insanlarını mıknatıs gibi çekicidir. Hitit'lerin resmi yazışmaları, antlaşmaları, kanunları ve daha birçok vesikalarını sakladıkları büyük bir devlet arşivi meydana çıkarılmıştır. Boğazköy’deki bu keşif Anadolu’daki ilk devlet arşivi olarak kayıtlara geçmiştir. Burada bulunan çivi yazılı kil tabletler, etiketler kataloglar Çorum ve Ankara Arkeoloji Müzesi'nde bulunmaktadır.

Güneşin Doğuşunu Nemrut Dağı’nda İzlemek


Birçok insanı etkilemeyi başaran çok az yer vardır. Bunlardan biri de Adıyaman’ın Kahta İlçesi’nde 2150 metre yüksekliğindeki Nemrut Dağı yamaçlarındaki anıt mezarlıktır. Bu anıtsal yapı Dönemin Kommagene Kralı I. Antiochos tarafından tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için yaptırılmıştır. Yunanca "Genler Topluluğu" anlamına gelen Kommagene, ismiyle bağdaşırcasına, Grek ve Pers uygarlıklarının inanç, kültür ve geleneklerinin bütünleştiği güçlü bir krallık olmuştur. Burası anıtsal heykelleri ve benzersiz manzarası ile Helenistik Dönemin en görkemli kalıntılarından birisidir.  Dev heykeller doğu, batı ve kuzey teraslarına yayılmıştır. Doğu terası kutsal merkezdir ve bu nedenle en önemli heykel ve mimari kalıntılar burada bulunmaktadır. İyi korunmuş durumdaki kartal başlı kralları ve tanrıları simgeleyen dev heykeller kireçtaşı bloklarından yapılmıştır ve 8-10 metre yüksekliktedir.  Dağda varlığı bilinmekle beraber kral mezarı, henüz keşfedilememiştir.

Nemrut Dağı, üzerinde barındırdığı dev heykellerin ve anıt mezarın yanı sıra, dünyanın en muhteşem gündoğumu ve gün batışının seyredilebildiği yer olmasıyla da ilgi çekmektedir. Her yıl binlerce insan gündoğumu ve gün batışını seyretmek için Nemrut Dağına gelmektedir. Bu bölgede büyük yırtıcı hayvanların yaşamaması turistler için büyük şanstır. Çoğu turist bulutlu havada kaçırdıkları gün doğumu veya gün batımını izlemek için yeniden buz gibi bir geceyi daha dağda battaniye ile geçirmektedir. Dünyanın 8 harikasından biri olan Nemrut Dağı’nda gecelemek de bir şans olarak görülmelidir. Nemrut Dağı 1987 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınmıştır.

 Yeşil ile mavi arasında kalmış Xantos ve Letoon


Xantos, yeşili ve mavisi ile ünlü eğe sahili Fethiye’ye 46 km. uzaklıkta, Kınık köyü yakınlarında bulunan bir antik çağ kentidir. Şehir Antik Çağda Likya’nın en büyük idari merkezidir. Xantos’un kitabelerdeki adı  Arnna’dır. M.Ö. 545’te Perslerle yapılan amasız savaşta Xantoslular çocukları, kadınları Perslerin eline geçmesin diye onları ve şehri yakmışlardır. Şehir Pers egemenliğine girdiğinde büyük bir kül yığınına dönüşmüştür. Xantos Likya Birliğinin başkenti olmuştur. Romalıların kontrolüne giren kent, bundan sonra Bizans egemenliğine girmiş ve 7. yüzyıldaki Arap akınlarına kadar Bizans şehri olmuştur. Kalıntıları ziyaretinizde size çok farklı hisler yaşatacak olan Xantos sizi insanlık tarihinde bir yolculuğa götürecektir. Likya gelenekleri, Helenistik ve Roma dönemi etkilerini gösteren bu merkez 1988 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. Xantos’taki birçok eserin yasal olmayan yollardan Türkiye dışına çıkarılmış olması çok üzücüdür. Fethiye yolu üzerindeki bu şehri ziyaret etmeden gitmemek gerekir. 

Letoon, Fethiye’deki Xanthos’a 4 km. uzaklıkta bulunur. Şair Ovidius´un anlattığı bir öyküye göre kent, Zeus´tan hamile kalan Leto´nun adına kurulmuştur. Kentte en eski yerleşim izleri MÖ 7. yüzyıla kadar gider. Kalıntılar ve ele geçen kitabeler buranın dinsel ve politik bir alan olduğunu göstermektedir. Ören yeri merkezinde yan yana üç tapınak bulunuyor. Bunlardan en kuzeydeki Leto, ortadaki Artemis, güneyindeki Apollon´a adanmıştır. Letoon, Antik Çağda Likya’nın dini merkezi konumundadır. Peripteros tarzında yapılmış Leto tapınağı 30.25 metreye 15.75 metre büyüklüğündedir. Letoon antik kenti de Xanthos ile birlikte 1988 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır.

Türk Mimarisinin Yaşayan Şehri, Safranbolu


Safranbolu  Anadolu´da gerçekleşen modern şehirleşmeden fazla etkilenmemiştir.  Çünkü Safranbolu’nun topoğrafyası da nüfusun  ve şehrin gelişimine engel olmuştur. Şehir mimari gelenekleri, özellikle yarı ahşap, üç odalı Pontian Yunan stilinde depreme dayanıklı evleriyle çok önemli bir destinasyondur. Safranbolu’da 18 ve 19. yy. başlarında yapılmış yaklaşık 2000 geleneksel Türk evi bulunmaktadır. Karadeniz kıyılarını, Batı, Kuzey ve Orta Anadolu’ya bağlayan yol üzerinde yer alan tarihi Safranbolu Şehri, coğrafi konumu nedeniyle çok eski devirlerden beri yerleşim görmektedir. Türk kentsel tarihinin iyi korunmuş örneklerinden biridir. Şehir ahşap, taş ve kerpiç malzeme ile inşa edilen konak görünümlü karkas evleri, camileri, çeşmeleri, han ve hamamları, yemeniciler arastası ve geleneksel şehir dokusuyla, bütünü sit alanı olarak ilan edilen ülkemizin ender yerleşmelerinden biridir.
Osmanlı Devleti döneminde, Safranbolu evlerinin harcına yumurta akı katıldığı ve bunun güçlü bir çimento etkisi yaparak çok uzun süre depreme dayandığı rivayet edilir. Bu evlerin bir depreme dayanma özelliği de toprağın dibine yapılmamasıdır. Safranbolu evleri beyaz renklidir ve bu evler birbirinin önlerini kapatmazlar. Safran otuyla meşhur Safranbolu 1994 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. Şehirde çok sayıda Japon görürseniz şaşırmayın çünkü Japonlar da bu şehir gibi geleneklerine bağlı bir toplumdur. 

Homeros Usta’nın Destansı Anlatımıyla Troya


Homeros Antik Çağ'da yaşamış İyonyalı ozan Homesros ustanın İlyada  ve Odysseia destanlarını okumayan varsa okunmasını tavsiye ediyoruz. Zira Homeros Başta İlyada olmak üzere her iki destan da Truva Savaşı ve bu savaşta yer alan karakterlerle ilgili söylenceleri dile getirmektedir. Tarihçilerin anlatımına göre  Yunanistan’da yaşayan Akalar ile Batı Anadolu’da yani Çanakkale’de yaşamış olan Truvalılar arasındaki bu savaşın yaklaşık üç bin iki yüz yıl önce yaşandığı ve on yıl sürdüğü yazılmaktadır.

Troya, Çanakkale, Kaz dağları eteklerinde yer alan dünyadaki en ünlü antik kentlerden birisidir. Troya Çanakkale merkez ilçeye bağlı Tevfikiye köyünün batısında yer alan “Hisarlık Tepesi”nde bulunur. Truva Savaşı’nın gerçekleştiği antik kent, 1870’lerde Alman tüccar ve amatör arkeolog olan Heinrich Schliemann tarafından keşfedilmiştir. Troya antik kenti Çanakkale Boğazı’nda bir liman kenti olarak kurulmuştur fakat Karmanderes  nehrinin kent kıyılarına taşırdığı alüvyonlar nedeniyle denizden uzaklaşarak önemini yitirmiştir. 

Bugün hala kazılar devam ediyor. Milli park içindeki Truva atı tehlike içerdiği için ziyarete kapalı olsa da bol bol fotoğraf çektirilebiliyor. Milli park içindeki müzede Truva atı modelleri ve fotoğraflarını görebilirsiniz. Pithos bahçesi ve 20 ton ağırlığında granit taşa dikkat edin o Troya’nın sembolüdür. Troya, 1998 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır.

Bir Mimar Sinan Baş Yapıtı Selimiye Cami


Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan Edirne her açıdan ilginç bir şehirdir. Şehir Mimar Sinan'ın 80 yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" dediği anıtsal yapı Osmanlı-Türk sanatının ve dünya Mimarlık tarihinin baş yapıtlarından biri olan Selimiye Camii bünyesinde barındırır. Şehrin siluetini taçlandıran Selimiye Camii ve Külliyesi, 16. yy.’da Sultan II. Selim adına yaptırılmıştır. Selimiye Camii’nin teknik mükemmelliği, boyutları ve estetik değerleriyle döneminin ve sonraki zamanların en muhteşem eseri olarak ün kazanmıştır.  

Cami estetik bir değere sahiptir. İnce ve zarif 4 minaresi vardır. Büyük kubbesiyle görkemli Camii, iç tasarımında kullanılan ve döneminin en iyi örnekleri olan taş, mermer, ahşap, sedef ve özellikle çini motifleri ve ince işçilikleri ile dikkati çekiyor. Sanat tarihçisi Ernst Diez bu cami için şunları söyler: "Selimiye; mekan büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstündür."  Bu eser Mimar Sinan'ın aynı zamanda usta bir şehircilik uzmanı olduğunu da göstermektedir. Edirne Selimiye Camii  2011 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiştir.

Yeryüzünün İlk Şehri Çatalhöyük


Konya’nın Çumra ilçesi insanlığın ilk şehri olan Çatalhöyük’ü barındırıyor. İnsanoğlunun gelişiminde önemli bir evre olan yerleşik toplumsal hayata geçişle birlikte, tarımın başlangıcı Çatalhöyük’te gerçekleşiyor. Çatalhöyük 1958 yılında arkeolog J. Mellaart tarafından keşfedilmiştir. Yeryüzündeki ilk tarım toplumu, sulama kanalları, bazı hayvanların evcilleştirilmesi, lojistik depolama, kentli hayata geçiş Çatalhöyük’te gerçekleşiyor. İki höyükten oluşan Çatalhöyük Neolitik dönem Doğu Höyüğü ve Kalkolitik dönem Batı Höyüğü kazı alanlarında insanlık tarihi araştırılmaya devam ediliyor. 

Çatalhöyük için insanlığın ilk kenti tanımlaması yanlış olmaz. Çatalhöyük’te yeryüzünün en uzun süren barışı yaşanmıştır. Çünkü şehir içlerine çatılardan girilen birbirine bitişik evler ile sokağı olmayan yerleşim şekliyle ünik bir özellik sergilemektedir. Ortadoğu ve Anadolu’da diğer Neolitik alanlar bulunmuş olmasına rağmen, Çatalhöyük Neolitik Kenti, kalıntıların boyutu, yaşayan toplumun yoğunluğu, güçlü sanatsal ve kültürel gelenekler ve zaman içindeki sürekliliğin benzersiz bileşimi ile olağanüstü evrensel değer taşımaktadır.  Çatalhöyük’te evlerin duvarlar sıvalıdır, sıva üzeri beyaza boyandıktan sonra sarı, kırmızı ve siyah tonlarda resimler yapılmıştır. Rölyeflerde insan ve hayvan f,gürleri vardır. Heykelcikler ve tapınma gibi olağan dışı durumlarıyla Çatalhöyük büyük bir insanlık servetidir. Şehir bir yangınla yanarak yok olmuştur. Çatalhöyük 2012 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiştir.

Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı


İzmir’in Bergama ilçesi Kale Dağı tepesindeki Pergamon Antik metinlerde Pergamon ya da Pergamonos  olarak geçiyor. Doğu ve Batı yönünde uzanan vadinin ortasında bulunan Pergamon diğer adıyla Bergama medeniyet tarihinin en eski yerleşim yerlerinden biridir. Pergamon Tepesi’ndeki Akropol’de ilk yerleşim izleri M.Ö.7 - 6.  yüzyıla kadar gitmektedir. Şehri kimin kurduğu tartışma konusudur. Lidyalı gezgin ve coğrafyacı olan Pousanias, diğeri Pergamos ve son olarak da Herakles’in oğlu Telepos tarafından kurulduğu  söylenmektedir. Şehir Helenistik Bergama Krallığının başkenti olmuştur. Döneminde önemli bir eğitim merkezidir.

Antik kenti ziyaretinizde Akropol alanında girdikten sonra sağa dönerseniz saraylara, düz devam ederseniz Heroon, Athena ve Zeus Sunağına ulaşırsınız. Antik Çağ tapınakları için çok özel bir yere sahip olan Athena Tapınağı’nda, Pergamonun bilinen en eski tapınak olma özelliğine sahiptir. Bergamon’da bulunan Zeus Sunağı, arkeolog Carl Humann tarafından, Osmanlı’nın son döneminde yasaların zaaflarından faydalanılarak gemilerle parça parça Almanya’ya götürülmüştür. Bergama’dan götürülen diğer parçalarda Berlin de Pergamon müzesinde sergilenmektedir. Athena tapınağının yanında kütüphane yanında bulunmaktadır. Pergamon da yer alan kitap sayısının yüzbinleri aşınca bunu kıskanan Mısır Krallığı, Pergamon’a  papirüsü göndermeyi bırakmıştır. Bunun üzerine Pergamonlular, “Parşömen” kağıdını keşfetmeyi başarmışlardır. Pergamon 2014 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiştir.

Yeşillikler içinde bir pırlanta CumalıKızık


Yeşil Bursa’nın Yıldırım ilçesine bağlı bir mahalle olan Cumalıkızık,  Uludağ´ın kuzey eteklerinde kurulmuş 5 Kızık köyünden birisidir.  Masallardan fırlamış gibi duran bu köyde evler genelde üç katlıdır; birbirine akraba olan ailelerin birlikte, tam bir işbirliği ve uyum içinde yaşamlarını sürdürdüğü bilinmektedir. Cumalıkızık, 270 evden oluşmakta, ancak günümüzde 180 ev kullanılmaktadır. Cumalıkızın evlerinde pencereler üst katlarda kafesli veya cumbalıdır. Cumalıkızık Köyü’nün kuruluşu yaklaşık 1300´lü yıllara dayanır. Köydeki tarihi doku çok iyi korunmuştur. Bu köy  Osmanlı erken döneminin kırsal kesim sivil mimari örnekleri günümüze ulaşmayı başarmıştır. Birçok dizi ve film için film seti olan köy Türkiye’de oldukça popüler bir yere sahip. Elbette İstanbul’a yakın olması da ayrı bir avantajı. Cumalıkızık’a gidenler burada bulunan Etnografya Müzesini ziyaret ederek kızık köyleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilirler. Bol eksijen ve geçmişe bir yolculuk isteyenlerin uğrak yeri Cumalıkızık Köyü’dür. Büyük çınar ağaçları altında çay içmek, sokaklarında yavaş yavaş dolaşmak cumbalı evleri izlemek, bol bol fotoğraf çekmek keyifli bir hafta sonu etkinliği olabilir. İşte bu güzel köy Cumalıkızık 2014 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiştir.

Hevsel Bahçeleri’nde Bir Gün


Tarımın ambarı Mezopotamya! Diyarbakır’ı çevreleyen surları ile Dicle Nehri arasında onbinlerce dönümlük alana yayılan Hevsel Bahçeleri bulunur. Surlar ve Hevsel Bahçeleri Diyarbakır’a ilk defa gelenleri şaşırtmaya yeter.  Hevsel Bahçeleri şarkılara, türkülere, efsanelere konu olmuştur. Bu bahçeler yüzlerce kuş türünün yuvasıdır, barınağıdır, yaşam alanıdır. Diyarbakır Kalesi ile bütünleşen Hevsel Bahçeleri çarpık kentleşmeden kalan son yeşil alanlardır. Tarihi Diyarbakır kalesinin kökeni milattan önce 3 binlere dayanır. Diyarbakır’ın simgesi niteliğinde olan Diyarbakır surlarının ilk defa MÖ.3.000-4.000 yıllarında Huriler tarafından bugünkü İçkale’nin olduğu yerde yapılmıştır. Önemli bir savunma yapısı olmanın yanı sıra içinde barındırdığı Helen, Latin, Süryani, Ermeni ve Arap dillerindeki yazıtlarla Anadolu´da iç içe geçmiş uygarlıkları belgeleyen üstün evrensel değere sahip bir kültür varlığıdır. Binlerce yıldır kaleyle bağlantısı olan Hevsel Bahçeleri ise Asurlulardan günümüze, şehrin yiyecek ihtiyacını karşılayan önemli bir doğal alandır. Diyarbakır’ın sebze deposu olarak bilinen tüm şehrin sebze ve meyve ihtiyacını karşılayan Hevsel Bahçeleri kültürel dünyamızda da önemli bir öneme sahiptir. 2015 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiştir.

Egenin Dünyaya Hediyesi Efes



Türkiye’nin dünyada en tanınmış antik kentlerinden biri İzmir’in Selçuk İlçesinde bulunan Efes Antik Kentidir. Selçuk ilçesi “Dünyanın Yedi Harikası”ndan biri olan Artemis Tapınağı´na ve asırlardır dini merkez işlevi gören Selçuk Meryem Ana Evi´ne ev sahipliği yapmaktadır. Efes, Anadolu uygarlıklarının çeşitliliğini yansıtan eşsiz bir kültür mirasıdır. Her yıl dünyanın birçok ülkesinden yüz binlerce ziyaretçi Efes’e turist olarak ya da hac amacıyla gelir. Efes Hristiyanlar için önemli bir hac mekânıdır. Her yıl ortalama 1,5 milyon kişinin ziyaret ettiği, Türkiye’nin en güzel antik şehirleri arasında yer alan Efes Antik Kenti’nde kazılar 100 yılı aşkın süredir devam ediyor. Her biri görkemli mimari şaheser olan Celcus Kütüphanesi, Yamaç Evler, Antik Tiyatro, Kral Yolu ve çok sayıda arkeolojik eseri Efes’te en çekici yapılardır. Efes’e gelen denizcilerin gözde mekânı Aşk Evi, hamam ilginç hikayelere sahiptir. Efes tarihte tamamen mermerden yapılan ilk şehirdir. Efes’e gidenler mermer yolda bir aşağı bir yukarı yürüyerek bu ziyaretin keyfini çıkarmalıdır çünkü bu şans her zaman olmayabilir. Dönemin en varlıklı şehirlerinden biriydi bugün de bu görkeminden bir şey kaybetmiş değil. Bu kadar renkli insanı farklı coğrafyalardan kendine çekmeyi bilen kaç şehir vardır? Efes’in iki kapısı var siz üst kapıdan girin içinize sindire sindire alt kapıdan çıkın. Egenin yıldızı Efes 2015 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiştir.

Kars’ın Yükselen Yıldızı Ani Harabeleri


Doğu Ekspresiyle Kars’a giden yerli turistlerin sayısı oldukça yüksek. Ankara-Kars arasında yapılan bu uzun yolculukta yapılan sosyal paylaşımlar Kars’ı popüler bir turizm destinasyonu haline getirdi. Kars’ta en çok ziyaret edilen alanların başında Ani harabeleri geliyor. Türkiye-Ermenistan sınırına yakın Arpaçay nehri kenarında bulunan Ani, Ermeni Bagratuni hanedanlığı döneminde önemli bir güç ve kültür merkezi olmuştu. Ani Arkeolojik Alanı, Erken Demir Çağından 16. yüzyıla kadar yerleşimin sürekli olduğu, Orta Çağ’ın şehircilik, mimarlık ve sanat açısından gelişiminin tüm zenginlik ve çeşitliliğinin bir arada görüldüğü çok kültürlü bir yerleşimdir. Ani, Ermeni mimarisinin seçkin örnekleriyle beraber, Gürcü ve Selçuklu mimarisinin de örneklerini taşımaktadır.

Ani Harabelerine gitmek için kara veya tren yolu yerine havayolu tercih edilebilir. Kars Havaalanı, Kars merkezine yaklaşık 6 kilometre uzaklıkta. Kars’a geldikten sonra Ani Harabeleri'ne giden dolmuşları kullanabilirsiniz. Ancak bu dolmuşlar çok sık sefer düzenlememektedir. Şunu da hatırlatmak gerekir ki Uzun süre Ermeni ve Bizans yönetiminde kalan Ani'ye çok sayıda kilise inşa edilmiştir. Bu nedenle Ani Harabeleri, "1001 Kilise Kenti" olarak anılıyordu.  Bu özellikleriyle Ani Arkeolojik Alanı 2016 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmiştir.

Güzellik Tanrıçasının Evi Aphrodithe


Aydın İli'ne bağlı Karacasu ilçesinde yer alır. Adını aşk ve güzellik tanrıçası Aphrodite’den alan Aphrodisias özellikle Roma çağında Aphrodithe tapınımı ile ünlenmiş antik bir kent olup, günümüzde de çok iyi korunmuş anıt yapıları ile Türkiye’nin en önemli arkeolojik yerlerinden biridir.  O dönemdeki en büyük zenginlik kaynağını ise kentin kuzeyinde, Babadağ eteklerinde yer alan mermer ocakları sağlamıştır. Bu kentin Türkiye’deki keşfi çok ilginçtir. Ünlü fotoğrafçı, foto muhabiri Ara Güler 1958 yılında Aydın’da baraj açılışı için haber yapmaya gidince yolunu kaybeder ve bir antik alanda köylülerin çalıştığını görür ve bu alanı fotoğraflar, böylece Aphrodithe Antik kenti bir gazeteci tarafından keşfedilmiş olur.

Bu kent antikçağın önde gelen mimarlık, sanat, heykeltıraşlık ve tapınma merkezlerindendir. Bizanslı yazar Stephanos, kentin kuruluşunu M.Ö. 13. yüzyıla kadar dayandırmaktadır. Karacasu ilçesinin 12 km. güneydoğusunda bir Karia kenti olarak kurulan Aphrodisias, altın çağını Roma döneminde yakalamıştır. Bu dönemde olağanüstü güzellikte mermer heykeller ve yapılar inşa edilmiş ve Aphrodisias stili olarak bilinen bir sanat ekolü de gelişmiştir.

Bizans Dönemi’nde Afrodisias Karia Bölgesi Baş Piskoposluğu haline getirilmiştir. M.S. 6–11. yüzyıllarda bölge siyasi, dini ve ekonomik sıkıntılarla Vizigot ve Arap akınları yüzünden önemini yitirmiştir. Bizans kaynaklarına göre 11–13. yüzyıllar arasında bölgeyi dört kez Selçuklular ellerine geçirmişler ve Karacasu toprakları Türkmen boylarınca iskân edilmiştir. Böylece bir süre Menteşe Beyliği, daha sonra da Aydın Oğulları egemen olmuşlardır. 1413 tarihinde II. Murat Karacasu topraklarını Osmanlı İmparatorluğuna katmıştır. 1867 tarihinden itibaren de Karacasu İlçesi olarak Aydın’a bağlanmıştır.

Bu özellikleri nedeniyle, Aphrodisias Antik Kenti yaklaşık 2-3 km. kuzeydoğusunda bulunan antik mermer ocakları ile birlikte 2017 yılında Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmiştir.

Yeraltında Bir Şehir Göreme Milli Parkı ve Kapadokya


Kapadokya, Perslerin dilinde beyaz atlar ülkesi anlamına gelir. Bu doğal ve kültürel miras 60 milyon yıl önce; Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgâr tarafından aşındırılması ve insanların bu alanları yaşam alnı olarak kullanmasıyla ortaya çıktı. Hititler´in yaşadığı topraklar daha sonraki dönemlerde Hristiyanlığın en önemli merkezlerinden biri oldu. Göreme Peri bacalarının içinde yerleşim sürdüğü 2000 nüfuslu bir kasabadır. Yörede Hıristiyanlık öncesi dönemden kalan mezar odalarını kayalar üzerinde görünür. Göreme, özellikle 7–13. yüzyıllar arasında baskılarından kaçan Hıristiyanların yerleşmesiyle Hıristiyanlığın önemli bir merkezi haline gelmiştir. Nevşehir’e 10 km uzaklıkta bulunan Göreme kasabası Nevşehir-Ürgüp-Avanos üçgeni arasındaki etrafı vadilerle çevrili bölgede yer alır. Bu doğal miras kayalara oyulmuş benzersiz evleri, kiliseleri, yeraltı şehirleri, rengarenk balonları, ünlü şarapları ve muhteşem günbatımıyla Kapadokya büyüleyici ve gizemli bir atmosfere sahiptir. Göreme ve Kapadokya’da Hristiyan azizlerin muhteşem dirayetine şahit olacaksınız. Göreme Milli Parkı ve Kapadokya’yı günü birlik olarak ziyaret etmek büyük bir kayıp olur. İşte bu nedenle bu alana en az 3 gün ayırılmalıdır. Göreme’de Güllüdere Vadisi, Üç Haçlı Kilise, Ayvalı Kilise ve Zemi Vadisindeki kiliseler mutlaka görülmelidir. Aşk Vadisi, Uçhisar Kalesinde vakit geçirip Kapadokya’da gün batımını yaşamadan ayrılmak büyük bir eksiklik olur. Bu alanlar 1985 yılında Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmiştir.

Türkiye’nin Pamuk Prensesi: Pamukkale


Türkiye’nin dünyadaki en meşhur coğrafi miraslarından biri Denizli’nin Karahayıt Bölgesinde bulunur. Aslında burası kaynak sularının kirecinden oluşmuş tepedir. Çal Dağının Güney eteklerinde yer alan Pamukkale doğal bir mirastır. Şehir merkezine yaklaşık 20 km uzaklıktadır. Pamuk gibi görüntüyü akan sulardan kalan karbonat mineralleri oluşturur. Akan jeotermal sular terasları, travertenleri kaplar ve ortaya Pamukkale çıkar. Bu bölgede, 35 °C den 100 °C ye kadar 17 adet sıcak su kaynağı  vardır. Pamukkale bölgesi ve Pamukkale’nin hemen üst tarafında yer alan Hierapolis Anfi Tiyatro ve kaplıcaların bulunduğu Karahayıt yöresi büyük bir kültür ve turizm alanıdır. Pamukkale gezisinde travertenler, Kleopatra havuzu,  ile Laodikeia Antik Kenti mutlaka  ziyaret edilmelidir. Denizli Honaz’da yer alan başka bir doğa mirası olan Kaklık Mağarası ile gerçekten görülmeye değer bir coğrafi mirastır. Eğer Pamukkale’ye yolunuz düşerse fotoğraf çekmeye doyamazsınız. Pamukkale yılda 1 milyondan fazla turist ağırlayan bir alandır. Masallardan fırlamış gibi bir görüntüye sahip olan bu alan 1988 yılında Dünya Miras Listesi’ne kaydedilmiştir.

Göbeklitepe: Avcı Toplayıcı Toplumun medarı iftiharı  



Dünya Mirası Listesine 2017 yılında giren Göbeklitepe Alman Arkeoloji Enstitüsü arkeologlarından Klaus Schmidt tarafından keşfedilmiştir. Daha önce Urfa halkı tarafından adak yeri olarak kullanılan Göbeklitepe geçmişle analoji kurmanın en önemli mekanı olarak görülmelidir. Göbeklitepe illa bir tapınma yeri olmak zorunda değil, belki de bir toplanma yeridir. Oradaki T şeklindeki  15 tonluk kaya stinlerin kabileleri temsil eden dikili taşlar olduğunu düşünüyorum. Neden dairesel yapılar inşa edilmiş diye düşününce aklıma bir neden gelmiyor ama inşa etmek kolay olduğu için olsa gerek diye düşündüm. Bir de not, başarılı bir arkeolog olan Klaus Schmidt kazılar sırasında tanıştığı arkeolog Çiğdem Köksal ile evlenmiştir. Doğuş grubunun yaptığı ziyaret alanını beğendim.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder